FIRAT DEVECİOĞLU AFORİZMALAR

 

Değerini bir başkasının gözünde arayan, varlığının benzersiz önemini unutur.

 

Kendisinden beklenen rolü oynayan insanın yazgısında mutluluk yoktur.

 

İnsan yarışlar içinde koşar da, bir tek kendine yürüyemez.

 

Sesi hiç duyulmamış bir ruh, ait olduğu bedenin zifiri bir karanlığında hapis halindedir. 

 

Kendini gerçekleştirmek, kendini yaşayabilmektir.

 

İnsan hayatı boyunca en çok kendinden kaçar.

 

Ancak kendini, niçinini bilen ve kendine göre hayatta değerli olduğunu düşündüğü şeyleri yapan biri mutludur.

 

İnsanı, yüzleşemediği boşlukları yönetir.

 

En büyük yargıç tam kalbimizde oturur.

 

Hayat, sistemden beslenen obez kapitalistler için tasarlanmış bir kurgudur.

 

İnsanın hakikate uyanışı, kibir, kazanım ve ait olma arzularının sönmesi ile alevlenir. 

 

Her sese kulak vermeye çalışan insan, dünyasında kendini duyamaz olur.

 

Dünyayı, onu en çok sevmeyenler yönetir.

 

Bencilce menfaatini, mutluluğunu kovaladığını sananların çoğu, başkalarının hikayelerinde kendi önemini arayanlarımızdır.

 

Ailesi dışında gerçek anlamda kimse bir başkasının dünyasını önemsemez. 

 

İnsan kendi cennetine doğar.

 

Çağımızın insan ruhu, ait olmadığı yarışlara sürüklenir.

 

Kalabalıkların, müziğin, gösterişin, kadınların, adamların, markaların, güçlülerin içinde kaybolmak zayıfların işidir, yalnızların değil.

 

Kimse yaşamadığı, bilmediği bir hayatı yargılayamaz.

 

Çoğu insan, bir yarışın içindedir. Ancak bu yarışın, kendinden kaçışa dönüştüğünü göremez.

 

Aradığımız bize ait dünya, varoluşumuz ile zaten vardır.

 

Kendi yolunda olmak, mutsuz eden arayışı bitirir.

 

Her insan, kendi hikayesini yazmaktan ibaret bir dünyadır.

 

Çağımızda insan, kendini tekrar göremeyecek kadar kendinden uzaklaşır.! 

 

Faniliği, gelip geçiciliği unutturan çağımızda, hayat bir unutmama savaşıdır.

 

Çağımızda, insanın zayıflıklarına, boşluklarına, mutluluk hayallerine dayanarak, koskoca bir yaşam formu tasarlanmıştır.

 

Kendine yeterli dünyası olmayanlar, başka dünyalara koşarak, kendini tamamlamaya çalışır.

 

Çoğu zaman unutsak da, yavaş yavaş silinecek birer noktayız. Belki de sadece bu noktada aynıyız

 

İnsanın kendi ile yüzleşmesi, artan şiddetle kendine ateş etmesidir. Kendini yaşayabilmesi için, kendine yabancı benliğini öldürmesi gerekir. 

 

Mutluluk, bitmeyen içsel yolculuklarda, yıldız parlatararak göze girmekte, daha iyi bir ünvanda değil, 

doğa ile uyumlu, onun bir parçası olarak yaşayabilmektedir.

 

Gökyüzüne bakan gülümser.

 

Başkasına yarayan birtakım hedefler peşinde koşarken, hayatı keşfedemeden geçip gitmek, sık görülen hüzünlü bir hikayedir. 

 

Dingin, kıpırtısız bir dünya dilerdim.  Oysa Tanrı, sahibi olduğu Dünya’nın, kendi yarattığı insanlarca yiyip bitirilmesini izliyor, tüm uyarılarını söylemiş, müdahalesiz, sessizce…

 

 

Hayat, yeryüzüne kısa süreli bir bakıştan ibarettir. Zaferler değil, sadece sevgiyi yaşayabildiğimiz her an bu kısacık süreye anlam katabilir!

 

Yaptığı kötülükler, insanın karşısına hiç beklemediği bir anda çıkar. Yaşamına yeterince uzaklaşarak bakabilen biri, cennet ve cehennemini görebilir.  

 

Görüntüleri aldatıcı olsa da, kötü ve iyi yürekli insanlar, kötü ve iyi olarak yaşar!

 

İnsan, yaşama gelmesi ile, ona ayak uydurmaya başlar.

Beklentiler ve onun çıkardığı gürültüler, sağdan soldan çekiştirir. Aitliklere sahip olması istenir. Çok geçmeden, kendini sadece aitlikleri ile anlatabilir, sürülere karışır.

 

Dünyaya gelmesi ile arayışı başlayan insan, kendini en başta durduğu yerde bulur. Herşey kendimizi unutarak başlar.

 

İnsan kendi cehennemini inşa eder. Köpürtülmüş arzuları, elleridir.

 

Dünya, gittikçe köpüren hırslara, arzulara tanıklık eder.
 

İnsanlığı bugünlere getiren ilerleme tutkusu, onun sonunu hazırlar. 

 

İnsan, kendi mahallesini kurma sorumluluğu ile dünyaya gelir.

 

Kalabalıkların, müziğin, gösterişin, kadınların, adamların, markaların, güçlülerin içinde kaybolmak zayıfların işidir, yalnızların değil.

 

Belki de öldükten sonra, hayattayken yaşadıklarımızı rüya halinde görmeye başlarız. Böylece ‘güzel anılar biriktirin’ tavsiyesi çok daha anlamlı olabilir.

 

Hayatın tüm o güzel bahçelerinde, kalpleri türlü türlü hayal kırıklıkları ile dolu insanlar, birbirinden ayrı halde, ezbere bildikleri oyunları oynar.

 

Göz gözü görmeyecek kadar her yanımızı sarmalamış sabun düşler, bizleri rüya halinde tutar.

 

Çoğu insan bir başkasının ya da bir düşüncenin hapsinde yaşar.

Görünmez bir tutukluluk çemberi yaşamı çerçeveler. 

Çok az insan gerçek anlamda özgürlüğü hissetmiştir.

 

Modern zaman ile, görüntüde özgür olan insanın, zihnen köleliği başlar. 

Çağımız zihnen mahkum insanların, kendi zindanlarıyla doludur. 

 

Gördüğümüz en hüzünlü bakış, yaşadığı kötülükleri anlamaya çalışan ve her defasında kendini suçlayan iyi yürekli insanların gözlerindedir.

 

Özgürlük fark edebilmektedir ve ancak fark etmek özgürleştirir. Aksi durumda insan, iki kapılı handan, hasret kaldığı ve bir türlü ulaşamadığı tutkuyu düşünerek geçmeye devam edecektir.

 

 

Yaşadığımız şirketler çağı, ‘kusursuz görünme, güzel olma’ fikri etrafında, birgün mutlu olacağını düşünen ‘aklı bir dünya’ bireyi yaratır. Ona makyaj yapar, sanal podyumlarda dolaştırır, kendini gösterebilme şehveti yaşatır ve buna zahmetsizce ulaşabileceğine inandırır.

 

Başkalarını düşünce merkezine alan biri, özgürlüğünü kendi boşluğunda çoktan kaybetmiştir.

 

Çocukluğumdan bugüne beni ay gibi takip eden o tanıdık boşluk, son zamanlarda büyümeye karar verdi. Anlamsızlıktan besleniyor, güçleniyor ve uğruna yaşadığım şeyleri tek hamlede yok edebiliyor.

 

Dünya bilmiyorken evrende kapladığı yeri, ben neyim ki. 

 

Belki de insanı, bir başkasının davranışlarına göre hayat bulma eksikliğinden kurtarabilecek tek şey, kendine yeten dünyasını inşa etmesi ve ona ait güzellikleri orada yaşatabilmesidir. 

 

Etrafımız ihtiyacımız olmayan şeylerle ve sahip olmazsak yaşayamayacakmış gibi hissettiren sistem ile örülü.

 

Kapitalizm, dehasını konuşturarak insanlarda ‘sanal ihtiyaçlar’ yaratır. Böylece avmler, satın almaz ise yaşayamayacakmış gibi hisseden insanlar ile dolar.

 

Sistem, tüketmeden duramayan, tükettikçe yaşadığını sanan ancak bir türlü mutlu olamayan ‘tüketim toplumunu’ yaratır. Bu düzende, susayan insanın önüne tuzlu su konur, içtikçe susar.

 

Her ölüm, keskin bir yokluk hissi ile gelen bir hatırlatmadır.

 

Çok az insan, unutamayacağı kadar güzel bir hatırayı yaşarken, yani tam da o anın içindeyken, bunun farkındadır. 

 

Sistem kurucusu kapitalist ruhlar, insanı kurda çeviren arzu ateşinin yükselmesini keyifle seyreder.

 

Odada yalnızken, içerden gelen ufak bir kıpırtıya bile kayıtsız kalamaz insan.

 

Varlığına kıymet verdiğiniz ve bugün yanınızda olanlar, o ilk bakışta üzerinde durmadığınız insanlardan sadece birkaçıdır.

 

Varlığının hissedilmesini beklemek, ne kadar da uzun ve sonu gelmez bir andır.

 

'Sen ne istiyorsun’ sorusunun yabancısıdır toplum. Çünkü, kimse bir diğeri için bu kadar önemli değildir.

 

Çağımızda güzelliğini yaşadığımız birçok şeyin tarihsel çıkış noktasıdır ‘zulüm’…Bugünün güzeli, dünün trajedisini saklar.

 

Benden önce kanıksanmış tüm toplumsal doğruları reddediyorum. Ve rüya halinde insanlarını gördüğüm dünyada, herkes için hazır olan rolü…

 

İnsanlığı bugünlere getiren ilerleme tutkusu, onun sonunu hazırlamaktadır.

 

‘Birey olma hissinden’ vazgeçen, sürüye ait insan, arzularının peşinde (güç,hırs, bilinirlik v.s) karanlıklara karışıp yok olacaktır. 

 

İnsan, çocukken yaşadığı kısa süreli cennetinden, büyüdüğünde kovulur. Yetişkin olduğundaki tüm çabası, çocukken yaşadığı cennete ulaşarak, tekrar krala/kraliçeye dönüşebilmektir.

 

Bir şeye başlamadan önce yapılan ilk konuşmanın yaşanacaklarla ilgisi yoktur.

 

Düşündüğü hayale inanma özelliğimiz, kapitalizm eliyle yönlendirilerek (arzuların körüklenmesi) bizi baştan çıkaran zayıflığımız haline gelir.

 

İnsanlık ve doğaya tarihsel bir faydası olmayanlar dışında, kişisel kazanım için yapılan hiçbir iş insanın kendini adamasına değmez.

 

Doğa ve ailem dışında hiçbir aitliğim yok, anladım. Hepsinden, çabalamaktan kurtuldum. Hiç birşeyi temsil etmeyen ve herhangi bir beklentiyi karşılayamayacak kadar zerreyim.

 

Var oluşum, ne bir ne bir gelenekte ne de başkalarının bana verecekleri değerde, sadece yeterli dünyamda.

 

İnsanın özgürleşebilmesi, başka yerlerde kendini arama veya kendini kanıtlamaktan ziyade, sadece ona ait bir alanı oluşturabilmesi ile başlar.

 

Her ne kadar bencilce davransa da, türümüz, kendinden en uzak olduğu bir zamanın içinde yürüyor…

 

 

Bir sessizlik içinde, kendini duyabilmeyi armağan eden yalnızlık, insanın önemine, dünyasının zenginliğine, değerine giden yoldur.

 

Ancak kendini, niçinini bilen ve kendine göre hayatta değerli olduğunu düşündüğü şeyleri yapan biri mutludur. Bu öylesine sevinç ve tutku doludur ki, bize dayatılan herşeyi ve beraberinde gelen iç sıkıntımızı söküp atacak güçtedir.

 

Ancak ’bireysel değerlerimiz’ için harekete geçerek, kendimizi aşarak, zorlayarak, mücadele ederek (insani değerler çerçevesinde) hayatlarımıza anlam ve tutku katabiliriz.

 

‘Kendi hesabına’ çalıştığını düşünen modern zaman insanı, kendini, başkalarının gözünde değerli olmaya adamaktan geri durmuyor. 

 

Kendine yetecek bir dünyaya sahip olması gereken biz insanlar, kendini başkalarının gözünde ispatlamaya çalışan ergen çocuk halimizden kurtulamayız.  Bu, denizde ailesine yüzdüğünü göstermeye çalışan ancak ayaklarının yere bastığı gözüken çocuğun gayretine benzer…

 

 

Dünya benim etrafımda dönmüyor ve hayatta kimse beni izlemiyor.  Öyleymiş gibi düşünerek, ait olmadığı yarışlara ruhunu sürükleyenlerden uzaklaştım. Sürüler geride kaldı.

 

Toplumsal düşünce değerli olanın ‘görüntüler’ olduğunu söyler ve bu yalana inandırır.

Bir pazıl gibi, görüntüleri tamamladıkça, ortaya gösterişli bir resim çıkacağı düşlenir. Oysa en sonunda ‘kim için?’ diye bir ifade belirebilir. Doğal olduğu sanılan bu hayat kurgusuna delilik demek, delilik değildir.

 

Hayatın gürültüsünü susturmak ve sessizliğe yer açma ihtiyacını, bize depresyonlarla hatırlatan doğamızdır.

 

Olması gerekenlerin peşinde, kulağı başkalarının düşüncesinde, ayakları başka yollarda ilerleyen türümüz, toplumsal hayat ve düşünce denilen kendi tuzağını inşa eder.

 

‘Niçini’ olmadan yaşama tatminsizliğini, en yüksek derecede yaşayan türümüz, bu kocaman boşluğu sırtında hisseder.

 

Yalnızlık gerçek anlamda huzur veren bir kalabalıktır ve ancak böylece tüm bu saçmalıklar içinde, insanın karşısına ‘benim’ diyebileceğin bir yol belirebilir.

 

Kişinin kendine yeten dünyasında, kendine yönelerek bir ‘birey’ olarak yaşayabilmesi, bir başkasının davranışlarına göre hayat bulma eksikliğinden onu kurtaracaktır.

 

Modern insan, bencilce kendine hizmet ettiğini düşünse de, kendinden ve ‘kendi kitabında’ yazanları okuyacak derinlikten mahrum kalır. Ona bakıp bencil olduğunu düşünenler, sürüler içinde boğulup giden biri olduğunu göremeyebilir. Ama o, kaybolmuştur. 

 

Bizler, keskin bir ‘anlamsızlık’ tarihinin içinden sürünerek geçenleriz. Bizden sonra yaşayacakların gülebileceği bir trajediyi temsil ederiz. Birçoğumuz hayallere, parlatılmış hülyalara aldanmış haldedir. Gecelerde, markalarda, anlamsız şarkılarda,  ünvanlarda, salondaki vitrinde anlam arayan, komik insanlarız. Kendisine bir gün dahi ‘niçin ve kim için?’ diye sormayanlarız. Dünyaya fırlatılmış gibi etrafta dolanıp, nedenini bilmeden gördüğü ilk kalabalık kuyruğa girenleriz. Aitliklere sahip olarak anlam bulmaya çalışanlarız. Birine ait, bir gruba ait, bir düşünceye ait kalarak, hatta onun ateşli savunucusu olarak kendini iyi hissetmeye çalışan, türümüzün tuhaf, güçsüz, kendi dünyasından yoksun insanlarıyız. 

 

 

Kimsenin benimle ya da bir başkası ile birlikte bir hayali olmasını istemem. Çünkü beni mutlu kılan, hayatın başka bir yerinde hayalsiz, düş kurmadan, hakikatlerin farkında, gerçeğin kendisine bakarak yaşamak…

 

Etrafımda boş bir çuval gibi hissettiren insanlar varsa birgün, bu benim hatam ve yetersizliğimdir. Her şeyde olduğu gibi.

 

Gizlemeye çalıştığı bir duygunun üstünü neşeli tavırlarla kapamaya çalışan insan zavallı görünür.

 

Kendi varlığını, var olduğu gibi inşa edebilme serüveninden yoksun kalanların bu yetersizliğini, bencilce kazanılmış hiç bir menfaat karşılayamaz.

 

Kendi menfaatini kovaladığını düşünen, daha fazlasını kendine isteyen yaygın insan modeli, esasen diğerlerinin, ona baktığında görmesini istediği şeylerin peşinde koşar durur.

 

Güçlü görünmek, insanları etkileme gayreti , fark edilir olmak, kendi varlığını başkalarının verdikleri değerde inşa etmek ve tüm bunları hayatın merkezine almak, insanın kendine ait dünyasının yetersizliğine işaret eder. 

 

Modern insan, bencilce kendine hizmet ettiğini düşünse de, kendinden ve ‘kendi kitabında’ yazanları okuyacak derinlikten mahrum kalır. 

 

Karşılıklı bağımlılıklarla hayatta yaşama gayreti bir hezeyandır.

 

Oysa zaman arayış yüklü olunca, dakikaların kendi içinde büyüyerek saatlere dönüştüğünü, derin bir soruya cevap ararken saniyenin bile kımıldamadan durabildiğine şahit olur insan. 

 

Kişinin kendine yeten dünyasında, kendine yönelerek bir ‘birey’ olarak yaşayabilmesi, bir başkasının davranışlarına göre hayat bulma eksikliğinden onu kurtaracaktır. 

 

Her insanın yaşadığı bir trajediyi vardır; doğası ve yapabilecekleri bakımından sınırsız olan insanı, tek sınırlayabilecek şey kendi düşünceleridir.

 

Şirketler çağı, ‘kusursuz görünme, güzel olma’ fikri etrafında, birgün mutlu olacağını düşünen ‘aklı bir dünya’ bireyi yaratır.

 

Sorunun temel kaynağı; tasarım ya da insan icadı olduğunu unuttuğumuz ‘toplumsal düzeni’ , doğal sanarak, yaşadıklarımızı ‘doğal bir süreç’ gibi bakıyor ve kabulleniyor olmamız…

 

Kapitalist düzen, insanı, diğerinin kurdu yapan özellikleri üstünde yükselilir. 

İnsanı kurda çeviren özelliklerin köpürtülmesi (kişisel kazanım, şan,şöhret, popülerlik v.s) sonucu, hayatlarımız, iş yerleri, sokaklar, mahalleler birbirinin üstüne basmaya çalışan az gelişmiş insanlarla tıka basa dolar. 

 

En iyi olmak ve kusursuz gözükmek, rekabet azgınlığını körükleyerek insanı ait olmadığı yarışlara sürükler, onu kurda dönüştüren motivasyonu ateşler. 

 

Hırsının peşinde mükemmeli arayan insan, artık sadece diğerinin kurdu değildir. Çağımızda insan, kendinin kurdudur.

 

Ne olduğunuz değil nasıl göründüğünüz önemlidir. Bu nedenle etraf, güzel kıyafetli ancak iki lafı biraraya getiremeyen yüzeysel insanlarla doludur. 

 

Nasıl göründüğüne siz bakmayın! Cennet ve cehennemi yaşarken hissedebilen insan, acıyı da derinliklerinde duyumsar. 

 

İnsanın en zor sorusu 'niçin', beraberinde koca bir boşluk fırtınasıyla gelir ve her yeri dümdüz eder. Cevabı bulmadıkça niçin demek her defasında benzer hatarlarla başladığın yere dönmektir.

 

Toplum düşüncesinin beslediği beklentiler ve hayaller, bizi düşük bilinç düzeyinde yakalayan ve henüz keşfedemediğimiz dünyamızdan kopartan gürültülerdir.

 

Üstünde durduğumuz toprak altımızdan kayıp giderken, bizim yaptıklarımız, keyif yarışımız, verdiğimiz zarar, bizden çok önce bu topraklarda yaşayan diğer canlılar için bir tür ‘sonradan görme’ halidir. 

 

Dünyamızın, güzel insanların, neşesine, mutluluğuna, keyifli ve iyiliksever davranışlarına ihtiyacıvardır. Üzüntüleri ile köşelerine çekilmeleri, hayatı ve kendilerini griye boyar. 

 

İnsan, uğruna türlü türlü mücadelelere girdiği, yıllar sonra da kucağına alıp, ‘aslında bu kimin?’ diye sağa sola sorduğu yabancı bir dünyaya sahip olabilir. Bunun nedeni, yani bir gün, ‘sahip olduklarım gerçekten bana mı ait? tüm bunlar benim istediklerim mi?’ gibi soruların akla gelmesinin tek nedeni, köpürtülmüş arzuların gölgesinde sıkışmış ve en sonunda güçlenerek kendi devrimini yapmakta olan insan ruhudur! 

 

Yaşadığımız hayatın bir tasarımdan ibaret olduğu gerçeğini gören insana, bir tür ikilik düşüncesi bulaşır. Bir yandan sakinlik içinde kalmak ister, diğer yandan içindeki takım elbiseli, onu ait olmadığı yarışlara sürükler. Gözü doğada, ayakları hırslarla bezenmiş yolda kalır. 

 

Bazılarımız uyku halinden uyanışa geçerek, insanları mutsuzluğa sürükleyen gerçek nedenleri görmeye başlar. Ancak birçoğu, gerçekler karşısında mücadele yerine, kazanımlarını ses çıkarmadan korumayı seçer. Susarak yerini koruyanlar yüzünden bu kötülük çağını yaşamaya devam ederiz. 

 

Türümüz, kendinden en uzak olduğu bir zamanın içinde yürüyor. Kötülük çağında yaşıyoruz.

 

Hayata dair güzelliklerin ansızın karşımıza çıktığını düşünsek de, onlar varolduğu gibi hep oradadır. Sadece göze perde çekmiş, güzellikleri göstermeyen, insanın kendini kurtarması gereken düşünceler vardır. Gökyüzüne bakan gülümser.

 

Kentlerimiz, danışmanlara, psikologlara, kişisel gelişimcilere giderek, kendi değerini her şeyin üstünde tutma öğüdünü dinleyenlerin, işi-evi ve kedisi arasında geçen yalnız hayatlarına şahitlik eder.

 

 

 

www.firatdevecioglu.com